İstanbul'da Turist Olmak

Hafta başında erkek kardeşim geldi İstanbul'a. Dün itibariyle biten eğitimlerim, o geldiğinde devam ediyordu. Haliyle evden sabah çıkıp akşam geliyordum. E gelince de yemek hazırla, bulaşıkları toparla derken iki sohbet ve hemen ardından uyku bastırsın, uyu çıkmazından kurtulamıyordum. O yüzden geldiğinde ilk iki günümüz öylesine heba oldu. Kaldı bize sonraki iki gün. İstanbul'a ilk gelişi değildi ama daha öncekilerde kıştı, yağmurdu, çamurdu çok öyle turist gibi gezememiştik. Her yere gitmiştik ama özellikli bir gezi olmuyordu hiçbiri. Bu kez havalar bahar gibiydi ve biz de İstanbul'da turist olmak nasıl bir duyguymuş bunu deneyimleyelim, her şeyi baştan alalım dedik. 
Şapkamı, gözlüğümü de taktığıma göre artık bir turistim. Zaten bizimki de sarışın, renkli gözlü birşey. Oldu bu iş!
İlk gün için çok yorucu olmayan ama tadı damağımızda kalacak bir rota çizdik.
Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet, Gülhane Parkı ve oradan da ver elini Pierre Loti.

İki yıldır İstanbul'dayım ama Yerebatan Sarnıcı'na daha önce hiç gitmemiştim. İçeri girince kendi kendime ''neden daha önce gelmedim ki'' dedim durdum.




Hep böyle olmaz mı zaten? Yaşadığın yerde görmediğin bir dolu şey vardır ama nedense bir türlü fırsatın yoktur. Fırsatın varken de muhtemelen sık sık yaptığın favori şeyleri tekrarlarsın. Daha iyi bir fırsat yakaladığında da daha uzak rotalar çizersin ve sonuç olarak gözünün içine bakan, ve şehrinde keşfedilmeyi bekleyen yerlere bir türlü yolun düşmez.


Sultanahmet’e ilk gelişim değil neyse ki. Daha önce İstanbul’da gerçekten turist olduğum zamanlarda da uğramıştım. İlk defa İstanbul’a geldiğimde Sultanahmet Camii’nin içine hayretle bakakalmıştım. Sonrasında yine aynı döngü. Etrafından geçip hiç uğrayamadım. Bir kaç kere daha bahçesinde gezindiğim oldu ama içine tekrar girmedim. Kardeşimin görmesini çok istediğim için Yerebatan’dan çıktıktan sonra hemen yönümüzü dibimizdeki Sultanahmet’e çevirdik.





Havayı güzel bulduğumuzda onunla kendimizi parklara vurma huyumuz vardır. Aslında bu benim huyumdur ve sanırım kardeşime de zorla geçirdim. İçecek birşeyler almak, bir kaç kitap sayfası çevirmek, çimlerde, mis gibi bir havanın altında, parkta… Hayal edince bile bana keyif veren birşey bu.
Maçka’yı ben de çok severim, o da mesela. Yine Maçka’ya gidelim dediğinde bu kez bi değişiklik yapıp Gülhane Parkı’nı keşfedelim dedim. Bu sefer kitaplarımızı evde bırakmıştık. 

Eminönü’ne yürüdük. Tarihi çarşıda bizi içeri çekmek için dil döken lokantalardan birinde oturup bir güzel karnımızı doyurduk. İskelenin oradan otobüse binecektik. Mısır çarşısına doğru yürürken karşımıza İş Bankası Müzesi çıktı. Gideceğimiz yerleri araştırırken internette hakkında biraz okuyup, ‘’peeh, gidecek hiç bir yer kalmadığında gideriz belki’’ demiştik. Ama şimdi karşımıza çıkınca ve kapanmasına 10 dakika kaldığını görünce hızlıca içeride ne var ne yok bir bakalım dedik. Güvenlik görevlisi, ‘’çok az zamanınız var o yüzden doğruca yazarkasa bölümüne gidin orası çok güzeldir’’ dedi. Haklıymış. Nitekim şöyle şeyler gördük ve fotoğrafladık on dakika içinde. Çıkarken tekrar gelmek lazım dedik. Aklınızda olsun, bir uğrayın derim.


Sırada Pierre Loti tepesine çıkıp şu yaşadığım İstanbul’a tadını çıkara çıkara yukarıdan bakmak vardı. Öyle kaçak göçek İstanbul üzerinde uçmaya benzemiyor böylesi. Eminönü’nden Pierre Loti’ye gelene kadar maruz kaldığımız müthişli trafik bize turistçilik oyunumuzun iyi bir fikir olup olmadığını sorgulatmadı desem yalan olur. Nihayet otobüsten indiğimizde ve teleferik ile Pierre Loti’ye çıktığımızda ve şu manzaraya durup baktığımızda kardeşim ‘’Buna değdi be!’’ dedi. Bana da bunu duymak yetti.



Normalde Türk kahvesi hiç sevmem. Çok ısrar edilmedikçe, birinin hatrı söz konusu değilse içmem. Ama Pierre Loti’de başka birşey içilmemeli gibiydi. Mis gibi kahve kokusu vardı etrafta ve ben de kendimi bu atmosfere kaptırmak istedim. Böylece bol köpüklüsünden bir Türk kahvesi uzun zaman sonra ilk kez İstanbul’a karşı içiliyordu.
İkinci günün sabahında ayaklarımız pertti. Kesinlikle ikimiz de pert olmuştuk. Bakmayın ikinci günün sabahı dediğime, biz uyanana kadar az daha öğle oluyordu. Bir gün öncenin uzun uzadıya yapılan turistik yürüyüşleri canımıza okumuştu.  Uyuşuk bir şekilde yapılan ev kahvaltısı sonrası bu kez daha sakin bir tur rotası çizdik.

Daha önce de bahsetmiştim. İstanbul denilince aklıma gelen ilk figür, Galata Kulesi. Galata Kulesi’ni seviyorum. Onu görmeyi seviyorum. Beyoğlu sokaklarını seviyorum. Ama en çok da karşıma Galata Kulesi’ni çıkaran bu sokağı seviyorum.




Bu kez kuleye çıkmak için neredeyse hiç sıra yoktu. O yüzden en sevdiğimiz şey olan İstanbul’a yukarıdan bakma işini bugün bir de Galata’dan yapalım dedik.
Avare dolaştık sonrasında. Akşamı ettik ve günü keyifle ve az yorgunlukla bitirmenin haklı gururunu yaşadık.
Gün sonunda şunu diyordum; ‘’Neredeyse İstanbul’u sevdiğimi fark edeceğim’’.

Ertesi gün kardeşimi uğurlayacaktım. Normalde evim Atatürk Havalimanı’nın dibinde hatta neredeyse apronda. Düşünün yani o kadar yakınım. Ama gideceği gün Atatürk Havalimanı’ndan uçuş olmadığı için mecburen bileti Sabiha Gökçen’den aldık. Ve böylece akşamki uçuşa kadar tüm günümüzü sokakta, yollarda geçirdik. Gidiş için tam 3 saat yoldaydık. Ve bu gidişin bir de benim için dönüşü vardı elbette. Eve vardığımda, darmadağın olmuştum. İki gün süren şımarık turist turumuzda az daha Galata Kulesi’nin tepesinden ‘’Sevilesisin be İstanbul’’ diye bağıracak olan ben, eve geldiğimde bayılmak üzereydim. Elim ayağım yorgunluktan titriyordu. Trafikten, aktarmalardan ve insan kalabalığından içim dışıma çıkmıştı. İki günün ardından ‘’çat’’ diye acı gerçeğin suratıma tokat attığını hissettim. 

‘’Sen turist değilsin. Burası İstanbul. Ve öyle yukarıdan bakmakla olmaz. Hadi şimdi geçmiş olsun.’’

Sevgiler,
İlham Kedisi







Yıllık İzin Macerası- Roma ve Floransa

Kasım'ın son haftasında yıllık iznim gelip çattığında uçmak istediğim yer İtalya'ydı!
İtalya sevdamı bilenler için hiç şaşırtıcı değildi bu kararım. Hatta daha önce gittiğimi bilenlerin tepkileri sadece ''Yine mi?'' oluyordu. Evet yine, yeniden! Hatta o kadar ''yeniden'' ki, İtalya'da daha önce zaten gördüğüm iki yeri görmeye gideceğim sırf. Çünkü ben, seyahat ettiğim yerin ruhunu yaşamayı seven bir gezginim. Haritada ''gittim'' diye gösterebileceğim farklı varış noktaları seçmenin keyfi apayrı olsa da, ''yaşadım'' diye işaretleyebileceğim şehirler biriktirmek benim için daha tatmin edici. O yüzden ruhu olan, hele ki benim için yeri ayrı olan şehirlere iki kere gitmekten çekinmeyeceğim gibi, her fırsatta gitmeyi de dilerim.

Roma ve Floransa benim için tam da bu tariflere uyan iki büyülü şehir. Ve gerçekten, hayatımın farklı dönemlerinde bu iki yerde bulunmayı, ruhunu yaşamayı, anılarımı canlandırmayı hep isteyeceğim.

Gezimi sırasıyla Roma ve Floransa olarak planladım ve gerçekleştirdim. Ancak değinmek istediklerim sebebiyle yazmaya tersten başlayacağım.

Floransa...

İlk gidişim bundan 3 yıl önceydi. Üniversitedeyken başvurduğum ve kabul aldığım bir Avrupa Gönüllü Hizmeti-Gençlik Değişimi Programı kapsamında gerçekleştirilecek iki haftalık bir proje için Türkiye'yi temsilen seçilen 6 kişi ile birlikte Empoli'de kalacaktık. Bu benim ilk yurtdışı tecrübem olacaktı. Türkiye dışında, Estonya, Avusturya, Portekiz ve İtalya'dan altışar kişilik gruplar ile iki hafta boyunca ''İnsan Hakları'' temalı proje için çalışmalar yapmıştık. İlk defa ingilizceyi yabancılarla konuşma şansını yakalamıştım. Empoli'de geçirdiğim o iki hafta çekingenliklerimi attığım, farklı ülkelerden hala devam ettirdiğim arkadaşlıklar kurduğum ve ayrıca İtalya'ya aşık olmakla ne de doğru bir şey yaptığımı anladığım inanılmaz bir deneyimdi. Proje devam ederken bir gün Floransa gezisi yapmıştık tüm katılımcılarla. Ve ben o görkemli Duomo meydanında başımın döndüğü ilk günü, bu gittiğimde yeniden yaşadım.

Ponte Vecchio



Geçtiğim her yolu hatırlamanın müthiş keyfini sürdüm. İlk defa yurtdışına çıkarken hissettiğim heyecan ve tedirginlik karışımı o duyguların yerinde eseri kalmadığını gördüm. O kadar ki, tek başıma yapıyordum seyahatlerimi artık.

Yıllar sonra yeniden bu harika yerde tek başımaydım, hiç korkusuzdum ve özgür hissediyordum. Daha güzeli de 3 yıl sonra yeniden Floransa'ya geliyorum dediğimde projeden tanıdığım İtalyan arkadaşlarımdan bazıları ile buluşma planı yaptık. Ve böylece geldiğim ilk günün akşamı Marco, Floransa'ya geldi. Floransa'nın ışıklarla süslü sokaklarını gezerken son üç yılda neler olup bittiğinden konuştuk.
İlk defa geldiğimde bulamadığım bronz domuz heykelini bulmama yardımcı oldu. Gidip dileğimi diledim bronz domuzun burnunu okşayarak. Ama yazının sonundaki videoda göreceğiniz sebepten ötürü, domuzcuk bu dileği pek gerçekleştirmek istemedi.


Ertesi gün ilk iş bir harita edinerek görmek istediğim yerleri üçe böldüm ve kendi gezi planımı böylece yaptım. Kaldığım yer,  ''Wow Florence Hostel'' , gördüğüm kadarıyla sadece gençlerin tercih ettiği bir yerdi ve o açıdan kaldığım yeri de çok sevmiştim. Akşamları sürekli elinde haritasıyla ortak salonda oturan turistler oluyordu ve ben de yanlarına yaklaşıp sohbete misafir oluyordum.
Sabah kahvaltısından sonra haritamı ve notlarımı alıp Duomo'yu uzaktan gören terasta kahvem ile planlarımı gözden geçirmek güne başlarken yapmayı en çok sevdiğim şeydi.
Floransa'da kaldığım hostelin teras manzarası- son sabahımdan




Floransa'da her yere yürüdüm. Gidilecek yerlerin hep yürüme mesafesinde olmasının yanı sıra, yürümekten en keyif alacağınız yerlerden biri olduğunu da söylemeliyim. İhtiyacınız olan tek şey, bir harita. Daha önce sadece haritaya bağlı kalarak her yeri elimde koymuş gibi bulabildiğim bir yer olmamıştı.
 Her sokağına girin, her yerinde kaybolun. Göreceksiniz ki, bu şehirde kaybolmak imkansız. Nasıl oluyorsa oluyor her zaman yolun sonu Duomo'ya çıkıyor.
Floransa sokakları gizli kalmış kahvecileri, el yapımı ürünlerin olduğu zevkli dükkanları ve daha niceleri ile keşfedilmeyi bekleyen büyülü bir dünya. Tadını çıkarın.




Daha sonraki günün akşamı, diğer arkadaşlarımı görmek için trenle 20 dakika mesafedeki Empoli'ye gittim. Yine anılarımızı konuştuk, değişimlerden bahsettik. Güzel bir İtalyan yemeği ile hayallerimizi konuştuk. Bir taraftan Toscana'nın eşsiz kırmızı şaraplarını yudumladık.

Sol baştan; ben, Marco, Francesca, Laris
Empoli'deki akşam yemeğimizden.

Roma...

Yıllarca hayalini kurdum.

Neden bilinmez, ilkokulda başladım ben Roma diye sayıklamaya. Hangi film etkiledi, hangi fotoğraf büyüledi de ben o yaştan bu yaşa kadar hep ''En çok nereye gitmek isterdin'' denildiğinde düşünmeden neden Roma dedim, gerçekten hatırlamıyorum. Ama bir süre sonra takıntı haline geldiğini ve hayallerime konum olarak belirlediğimi hatırlıyorum. Ortaokulda hikayeler yazıyordum. O yazdığım hikayelerin geçtiği yer, benim hiç gitmediğim Roma oluyordu mesela. Tasvir edemiyordum, ama hayal edebiliyordum. Sonra işim sayesinde bir gün bir kaç saatliğine ve tek geceliğine Roma'ya uçtum. O günü ve hissettiklerimi blogda, şurada bir fragman olarak yazdım ve yeniden gelebilmeyi diledim.


Aradan çok zaman geçmedi. Kendi dileğimi kendim gerçekleştirdim ve işte Kasım ayının o son gününde ilk uçakla Romaya bu yüzden uçtum. 
Piazza Spagna

Roma hakkında yazılacak çok şey var. Ama bir o kadar da söyleyecek hiç bir şey yok! Yaşamak zorunda olduğunuz bir atmosfer çünkü Roma. Hakkında anlatmak yerine fotoğraflarını ve videosunu paylaşmayı tercih ediyorum. Fotoğrafları yüklerken, düzenlerken ne kadar özlediğimi hatırladım bir yandan. O kadar seviyorum ben burayı işte! İki kez gitmek de yetmedi, yetmeyecek.



Aklınıza, ''Ya Arzu iyi güzel de, sen yalnız mı geziyorsun böyle'' diye sormak gelebilir. Yeap!
Roma ve Floransa turum yalnız planladığım ve yalnız başıma turist olmanın keyfini sürdüğüm bir haftalık tatilimdi. Kalacak yerleri booking.com üzerinden ayarlamıştım. Çok incelemeden, sadece fiyata ve konuma odaklanarak bulduğum hostellerde kalmayı tercih ettim. Karma odalarda kalmadım, çünkü yalnız seyahat konusunda her ne kadar çok cesur olsam da yalnız başıma kalabalık ve tanımadığım insanlarla uyumayı tercih edemiyorum.
Yalnız seyahat ile ilgili size onlarca sevilesi madde sıralayabilirim. Bu apayrı bir yazı konusu.
 Ama en başında ''kendini dinlemek'' gelecek... Canın ne istiyor, nerede ne kadar oyalanmak istiyorsun, gözüne ne güzel geldi ve nerede durup soluklanmak istiyorsun. İç sesine odaklanmak ve kendinle ne kadar iyi anlaşabildiğini göremek için yalnız seyahat etmek harika bir fırsat. Kimseyi değil, sadece kendini ve bulunduğun yeri düşünmek inanılmaz bir özgürlük. Her zaman seyahatlerinizde size uyabilecek kafa dengi birini bulamıyorsanız, kendiniz ne güne duruyorsunuz?  Birini bulamadığın için neden gitmek istediğin yere gitmeyi hep erteliyorsun ki. Al o bileti ve kendinle bir gezi planla.
Gerçekten dinlendiğini hissedeceksin.


Belki zor olan ve sizi yer yer sıkıntıya sokan tek şey, bu müthiş manzaraların önünde bir fotoğrafınızın olamayacak olması. Tam da bu amaca hizmet eden selfie çubukları var neyse ki! Bir de sizin gibi turist olanlara pıtı pıtı yaklaşıp ''ihih fotoğrafımı çeker misiniz'' diye sırnaşması var. Karşılığında siz de onun fotoğrafını çekersiniz, iki de sohbet edersiniz olur biter.


Bir de Roma'da yaşayan bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum.

Gideceğim kesinleşince Roma'da yaşayan arkadaşım Elisa'ya yazdım. İnanmayacaksın ama ben geliyorum dedim. Elisa inanmadı, inanamadı! Bu kadar şaşırmasının sebebi bizim Elisa ile daha önce hiç yüz yüze buluşmamış olmamızdı. Hikayeyi baştan anlatayım.
İtalya projesinden döndükten sonra tekrar gitmeye ve hatta bir gün İtalya'da yaşamaya and içmiştim resmen. O kadar ki ''busuu.com'' sitesinden kendi kendime İtalyanca öğrenmeye çalışıyordum. Bu sayede bir kaç kişi ile daha tanışmıştım ama İtalyanca işi tek başıma halledebileceğim bir şey değildi. Ben böyle full motivasyon ''italiano vero'' şarkıları söylerken bir gün instagram hesabımda bir fotoğrafın altına ingilizce bir yorum geldi ''saçların çok güzel'' diye. Aaa teşekkürler, falan derken biz bu hesapla bir kız dayanışması kurarak birbirimizi takip etmeye başladık. O zamanlar öyle instagram direct mesajlaşma özelliğiydi, oydu buydu yok. Fotoğrafların altında yorumlaşarak sohbet ediyoruz. Bir de öğrendim ki, bu kız Roma'da yaşayan bir İtalyanmış meğer. Ah, dedim ''ben İtalya'ya bayılırım''. Derken derken biz önce Facebook'ta arkadaş olduk. Sonra whatsapp'da konuşmaya başladık ve bir de baktık ki birbirimize mektuplar yazıyoruz, hediyeler gönderiyoruz. Bazen o bulunduğu güzel bir atmosferden bana ses kaydı gönderiyordu, bazen ben ona yaşadığım bir olayı anlatıyordum. Birbirimizi sanal ortam dışında hiç görmemiş olmamız önemli değildi. Bu kızla konuşmak çok samimi bir şeydi ve uzun süre birbirimizden haber alamasak endişelenip, özlüyorduk bile. Bir gün denk gelebilir miyiz diye de hep düşünüyorduk. Ve arkadaşlığımız neredeyse 3 yıla yaklaşmışken ben Roma'ya geliyorum dedim. Geldiğimin ilk akşamı İspanyol merdivenlerinin orada buluştuk. Bir çığlık atıp sarılmamız vardı ki, görülmeye değerdi. ''Sen gerçeksin, inanmıyorum!!'' deyip kahkahayı bastı sonra. Arkadaşı Chiara ile tanıştım. Ona tanışma hikayemizi en baştan anlattık ve anlatırken şu an bulunduğumuz yere ve ana defalarca kez daha şaşırdık.
Roma'da kaldığım süre boyunca gündüzleri tek başıma şehrin altını üstüne getirdim. Akşamları Elisa işten çıkınca buluştuk ve bu kez Roma gecelerini birlikte keşfettik. Ben onun tüm samimi arkadaşlarıyla, ailesiyle ve hatta köpeği ile bile tanıştım.



Hikayenin özüne gelirsek, internetten tanıştığım arkadaşımla Roma'yı hayal ettiğimden çok daha güzel yaşadım. Hayali arkadaşlığımızı gerçek kıldık. Fotoğraflar da ispatı!


Elisa :)
Aslına bakarsanız dünya eskiden bu kadar küçük değildi. Artık dünyanın her yerindeki insanlar avucumuzun içinde gibi. Biriyle iletişim kurmak o kadar kolay bir hale geldi ki. En yakın arkadaşınız hangi ülkede yaşıyor bilemezsiniz. Ama bilmek isterseniz, iletişim kurmaktan hiç çekinmeyin. İşte benim örneğim ve hikayem.

Benimle daha detaylı gezmeniz için sizi YouTube'a davet ediyorum. Yalnız seyahat ediyorum dedimse de, bana eşlik etmenizi çok isterim efenim! :)

Vlog işinde kendi görüntülerimi koymaktan çekiniyordum ilk başta. Ama ilk videodan sonra bu konudaki çekingenliğimi biraz biraz kırmaya başladım. Artık videolarda az da olsa bıdı bıdı konuşuyorum.
Böyle böyle kanalımda şimdiden üç videom oldu.

Uçulacak yeni yerlerde ve hikayelerde görüşmek üzere!



Sevgiler,
İlham Kedisi



Apartman Sohbetleri #14 ''Acılı''


Apartman sohbetlerinde laf lafı açadursun, bir durum güncellemesi yapayım.Yeniden İstanbul'dayım. Geldiğimden beri hasta olma ile olmama arasında gidip geliyorum ve şu ana kadar hala sağlıklı sayılabilirim.Gelelim sıradaki sorumuza, En sevdiğin fiziksel acı nedir?

İnsan bir acıyı sever mi demeyin. İyi düşünün vardır sizin de sevdiğiniz, ‘’ya acısa da öldürmüyo bu meret’’ dediğiniz bir fiziksel acı muhakkak vardır. Mesela benim için iki tane olacak.
Birincisi, o spor sonrası kas ağrısı diyorum ve hemen arkasından ‘’Üf!!’’ demek istiyorum.
Seviyorum ya elimde değil.
Hani sanmayın ki sportif bir insanım, spora tutkuluyum da o yüzden seviyorum.  Hiç alakam yok hatta spor yapmayı da hiç sevmiyorum. Benim için oldukça keyifsiz bir aktivite. Ki zaten aksini düşünüyor olsaydım ve sporu hayatıma sağlıklı bir bilinçle adapte edebilmiş olsaydım muhtemelen böylesine kas ağrısı yaşıyor da olmazdım.
Belki yaptığım spor işe yarıyor hissi vermesi bunu sevmeme sebep oluyor olabilir.
Enteresan bir motivasyon sebebi ama olsun, motivasyon motivasyondur.



Bir de geçen gün olunca aklıma geldi. Böyle uzun uzun oturursun da sonra ayağını yere basacağında ‘’Anam anam, ay ay ay’’ derken bulursun kendini iki büklüm.. Özellikle de bağdaş kurduysan ya da bir ayağının üzerinde uzunca bir süre var gücünle oturduysan. Sonrası o malum karıncalanma hissi.
O yeeah baby!
Artık uyuştun demektir.

Basamazsın. Bastıkça elektrik çarpmışa dönersin. O her bir adım cizt eder geçene kadar. İşte ben bunu da seviyorum.  Ama yalnız mıyım ya bunu seven insan olarak, hı?
Of ya gerçekten yalnız mıyım!


Soruların tamamı için  b u r a y a  T I K T I K.

 
Ve meydan okuma ile ilgili merak edilenler ile ilgili detaylı yazıya da b u r a d a n   T I K T I K.

Bir tane de yeni ''Apartman Sohbetleri'' videosu gelmiş, hemmen ekleyeyim buraya. Dolunay Soysert | Apartman Sohbetleri




Sevgiler,
İlham Kedisi



Roma'ya Uçtum! *Vlog



Duyduk duymadık demeyin!!!


Fragmanın üzerinden bir asır geçmiş gibi olsa da, Roma maceramın filmi için gün bugündür sevgili YouTube ve blog ahalisi!

Bir takım teknik aksaklıklar dolayısıyla arayı açmak zorunda kaldığımı söylemem gerek. Önce video silindi, sonra yeniden yaparken çok zaman ve motivasyon kaybettim. Derken amatörlüğü gözüme batıyordu ki ah dedim dur artık. Bu senin ilk videon ve ilklerin günahı olmaz. O yüzden bu güzel Valencia sabahında ilhamımı yakalamışken bırakmadım ve videoyu olduğu haliyle yükleyip paylaştım.

Sırada Floransa var ve bu kez videosu şimdiden hazır ve nazır sadece paylaşılmayı bekliyor. 
Bir de bol yorum, bol sohbet istiyor videoların altı, işte hepsi bu :)

Bir sonraki rotada görüşmek üzere!

Sevgiler,
İlham Kedisi

''


Apartman Sohbetleri #11-12 ''Maço the Cat''

Onbirinci soru sormuş. Karşı cins karşısında en çok utandığın an neydi diye. Hah, ben mi utanacağım? Dişimde maydonoz kalmadıysa hiç de utanamam kimse kusura bakmasın demek istiyorum ve hemen diğer soruya zıplıyorum.

En maskulen yanın nedir?


En maskulen yanım gerçek bir maço oluşum. Net! Şaşırdınız değil mi?

Maçoluğumun kimlere olduğunu söylediğimde ise daha da şaşıracaksın sevgili blog. Küçükken fark edildi mesela bu yanım. Küçücük başımla anneme yan baktığını gördüğüm bi erkeğe ayar olmamla baş gösterdi. ‘’Anne sana bakıyo, niye bakıyo’’ diye sinirlenir,  kaşlarımı çatarak adama kitlenirdim. Bir tek bakış daha atmaya cesaret ederse, ki edemez çünkü ayar olmuş halim korkunçtur, fena olabilirdi. Hiç olmadı. Annem de ''saçmalama dön önüne bakma adama'' diye sakinleştirir, ben de ''hayret bişi yaa cık cık cık'' diyerek ilgili kişiye son bir pislik bakış fırlatır dönerdim önüme. Bu maskulenlik günümüze kadar ulaştı. Bana bakan, laf atan falan oldu mu yine o 3 numaralı pislik bakışımla kitleniyorum herife, o kesin. İstanbul’a taşınacağım zaman annemin nasihatleri arasında şöyle birşey vardı mesela,

‘’Bak kızım, bakan eden olursa görme. Laf falan söyleme bak söz mü?’’
‘’Üf anneeeğ’’
‘’Bak valla başına iş gelir aaa, aklım sende zaten söz ver!’’
‘’Ya tamam aaa…’’

Söz veremiyorum bu konuda. Çünkü kendimi geçtim, arkadaşlarıma benim yanımda yan gözle bakılması bile kanı beynime sıçratabiliyor bazen. Sana ne oluyo dimi, ama yok işte. Sanki benim yanımda gezen benim namusummuş gibi mi oluyo noluyo valla ben de bilmiyorum ama yanımda lakayt bi şekilde arkadaşıma konuşan oldu mu bir anda kendimi ‘’Ne demek istiyo bu şimdi’’ diye sesli atarlanırken veya el kol yaparken buluyorum. Zaten ilgili kişi benimle göz göze gelmesinin üçüncü saniyesinde taş oluyor, bir daha laf atmak şöyle dursun bizim tarafa bakamıyor, dili falan hep lal oluyor. Ben erkek olsam, tesbihim falan olurdu eminim. Bir de öyle mahallemde racon kestirmez, alırdım aşağı o da net.

Irsi olacak ki, erkek kardeşimde de var bu özellik. Hadi onun cinsiyeti ile örtüşüyor yine. Yanımda yürürken bir triplere giriyor. Yola bakmıyor da, bana bakan var mı diye radarları açıyor adeta.

‘’Sanki ilk defa kız görüyo’’ diye bi başladı mı eyvaaah o beni de geçiyor.

‘’Yok be çocuum, bana bakmıyo’’
‘’Sen bakma o tarafa!’’
‘’Ups….’’

Böyle işte. Çok sivrilmemeye çalışıyorum artık. Annem hala tembihliyo çünkü. Ama damarıma da basılmasın rica ediciğim.


Bu kadar maçoluğun üzerine şuraya ‘’ilham kedisi’’ yazmaya utandım. Bu da feminen yanım işte.

Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #10 ''Mülakat Sorusu''


Şimdi size bir şey söyleyeceğim ama inanmayacaksınız. Ben yine 20 bin feet’in bilmem kaç feet daha üzerindeyken yazıyorum. Son yazılarım hep böyle ayaklarım yerden kesilmişken yazıldı, ayaklar yere değdiğinde yine ülke dışında bir yerlerde iken paylaşıldı. İnanın kasıtlı yapmıyorum ama sanırım ilhamımı uçaklarda alıyorum. 2 haftadır da uçuş yapmadığım için olacak ki, bloga bir yazı yazmak üzere uğrayamıyorum. Sonra da böyle oluyor işte. İlk uçak yolculuğunda yazı yazarken buluyorum kendimi.  ( D u r u m u   i y i   k u r t a r d ı . ) Yalnız yanlış anlaşılmasın. Görevli olduğum bir uçuş değil bu. Öyle zamanlarda böyle bir lüksün adı bile geçemez zaten. Şu an ben 6 günlüğüne Valencia’ya gidiyorum. Bol bol gezmeli, bol bol fotoğraf çekmeli, video çekmeli yeni bir maceraya doğru uçuyorum yani.

Apartman Sohbetleri’ni bitirdiğinizin farkındayım. Ama ben bitti demeden bitmez. Ne de olsa ben evde durmayan ev sahibiyim ve bu meydan okumada hala söyleceklerim, yazacaklarım var. Okumalara doyamayın diye ben geriden geliyorum. Epeyce geriden!

Gelelim Apartman Sohbetleri’nde kaldığım soruya.

 En sevdiğin ve sevmediğin özelliğin nedir?


Hayatım boyunca en sevdiğim ve beni ben yapan şey olduğunu düşündüğüm ve sevdiğim özelliğim bireysel olarak keyifle yaşamayı çok iyi becerebiliyor olmam. Bu özelliğimi sevmem şöyle dursun, aslında bundan epey bir gurur da duyuyorum. Çocukluk hatıralarım hakkında yazdığım yazıları hatırlayacak olursanız, o yaşlarda da beni bir köşede kendi halinde keyifle bir şeyler ile uğraşırken bulabilirdiniz. Bu şimdi de böyle. Sevdiğim şeyleri yapmak için hiç bir zaman birine ihtiyaç duymadım. O istediğim sokak festivaline benimle gidecek birini bulamadım diye gitmekten vazgeçmedim. İtalya’da gitmek istediğim o şehre kendimi ilk uçakla atabilmem için birinin bana takılmasını hiç beklemedim. Nasıl ki 6 yaşımda beni bebeklerine seslendirme yaparak tek kişilik dev kadrolu bir oyun oynarken bulabilirdiniz, şimdi de kitabını alıp bir parka okumaya giderken veya keşfetmek istediği bir kafeye elinde laptopu ile yazı yazmaya giderken bulabilirsiniz.

Buna bağlı olarak motivasyonumu da kendi kendime en üstlere çıkarabilme özelliğim var. Bunun için izlediğim yollar veya oynadığım küçük oyunlar var. Bunlar hep kendiyle yaşamayı başarabilen bir insanın hayatta kalabilme taktikleri.
Sonra bir de unutabilme özelliğim var ki, bu kriz yönetimim için adeta bir veli nimet. Olaya değil sonrasına odaklan, ve sonra toptan unut gitsin. Oh be! Her konuda başarabilmek hayattaki hedeflerimden ama çoğunluğu sağlayabilmiş olmam da gayet güzel bir durum diye düşünüyorum.

İnsan bir huyunu hem sevip hem de sevmeyebilir. Bence mümkün. Unutma huyum iyi güzel de, bazen bu konudaki programlanmam yanlış olabiliyor. Hiç unutulmaması gereken bir şeyi unutmama ve akabinde mis gibi potlar kırmama sebep olabiliyor. Ya da biri bana geçmiş bir olayı hatırlatmak istediğinde ben geçici hafıza kaybımın bir özellik olduğunu açıklamakta zorlanıyorum.

Eskiden topluluk önünde konuşma yapma gibi bir fobim vardı. Böyle bir şey yapmak zorunda olduğum zamanlarda yüzüm kıpkırmızı olurdu. Hiç ama hiç sevmezdim bu özelliğimi. Neyse ki onu şu an yaptığım iş sayesinde aştım. Beynimden aşağı kaynar sular döktürecek kadar utanç verici bir durum yaşamadıysam kızarmıyorum. Ama yine de ellerimin titremesini durduramıyorum. Bir de ellerin buz gibi kesilmesi olayı var. Bununla ilgili size bir olay anlatayım.
Eğitime gidip geldiğimden bahsetmiştim. Geçen gün sınıfta bir konuyu sunmam gerekiyordu. Misler gibi anlattım, sınıfı sorularla konuya dahil ettim, sesim çatlamadı, yüzüm kızarmadı. Estiriyorum yani. Üstelik hoca da demesin mi, ne güzel bir hitabın ve ses tonun var diye. Değmeyin keyfime. Ama görmedikleri, göremedikleri şey hafif titreyen buz gibi ellerimdi. Sürekli ellerimi kullanarak, jestler yaparak fark edilmesinin önüne geçiyordum, ki işe de yaramış. Şundan da kurtuldum mu gerçekten sevineceğim.

Duygusallığımı da sevmiyorum. O göz yaşları pıtı pıtı çok çabuk akıyor. Hani böyle tetikte bekliyorlar da ‘’Aaa olay var hemen akalım ortamlara’’ dercesine bi halleri var meretlerin. Nasıl olucak böyle hiç bilmiyorum ama neyse.

Bende durumlar böyle işte sevgili blog.


Meydan okumaya katılıp bitirenlere binlerce teşekkür. O kadar harika şeyler çıktı ki. Bir de müthiş etkileşimler oldu. Bu sayede çok güzel bloglar keşfettim ve artık okuma listemde daha çok ve daha keyifli zaman geçiriyorum onlar sayesinde. Benim gibi geriden gelenlere, canı istediği zaman istediği soruyu yazacak olanlara da hala bol şans ve mutlu yazmalar diyorum.


Valencia’da görüşmek üzere!

Not: Şu solda görmüş olduğunuz güzel ''fallas'' pazar günü yakılacak. Ve şu an Valencia'da bunun gibi şaheserlerden onlarca var. Anlayacağınız tam şu an Valencia'dayım!

Apartman Sohbetleri- Nilperi Şahinkaya



Sevgiler,
İlham Kedisi

Apartman Sohbetleri #9 ''Solucan''

Aynı gün içinde ikinci yazı mı o?
Dur bakayım... Hakikaten de öyle!
Hem havamdayım, hem de bir önceki yazımda da dediğim gibi en küçük anları bile değerlendiriyorum. Şu an Moda'da Page Cafe'de pek sevgili Mutlu Keçi'yi beklerken bu yazıyı yazıyorum. Bugünün ilk yazısında bahsettiğim normalleşme çabamın bir gerekliliği olarak kendisiyle cuma iş çıkışı buluşması yapacağız. Allahım çok heyecanlıyım! Umarım normal bir insan gibi davranabilirim.


Bu kadar gevezelik yeter. Meydan okumanın dokuzuncu sorusu ile istikamet dosdoğru çocukluğumuz!


Çocukken en çok korktuğun şey neydi?

Şimdi daha önceki ''İngilizcecilik'' yazımdan hatırlayacağınız üzere ben sizin bildiğiniz çocuklardan değildim. Hal böyle olunca ben yine sizin bildiğiniz çocuklar gibi doktordan, iğneden, serumdan falan korkmuyordum. Çünkü benim çocukluğum zaten hastanelerde geçti. Korkmanın aksine bu benim için normal ve hatta keyifli bir durumdu. Hastanelerde de sıkça yattım. Detaylarına girmeyeceğim ama uzunca bir dönemdi bu.
Benim için hastanelerde olmak o kadar normaldi ki, anneme ''Anne, bayadır doktora gitmiyoruz. Gidelim mi?'' diye sorduğum evde hala anlatılır durur. Aydın'da büyük bir araştırma hastanesi vardı. En çok da orada kalmıştım. Çimlerde annemle oturduğum bir anı var gözümün önünde. Bir de ''Arı Maya'' kitabı. O hastane, o hastalıklarla geçen dönem bana Arı Maya' yı hatırlatıyor çünkü orada kaldığım sürede hep o kitabı okumuştum. Hediye mi edilmişti hatırlamıyorum. Ama benim zihnimde o dönemle ve o mekanla özdeşleştiği için Arı Maya'nın bende bıraktığı etki de sizin bildiğiniz çocuklardakinden daha farklı.

Her neyse, çok dağıttım.
Cevap veriyorum.

Çocukken en çok korktuğum şey; solucandı.Bu korku başıma çıktığında çok da küçük değildim ama ciddi anlamda korkuyordum. Bu kımıl kımıl, şeffafımsı, gözsüz, kafasız, yani tamamiyle samimiyetsiz arkadaşlardan halamların evinin bahçesinde çok fazla vardı. Of, hem de o kadar fazla ki! Toprağı azıcık eşelesen solucan çıkıyordu. Tam kafayı yemelik bir durum. Bir adımımı atamıyordum o bahçeye işte ben de korkudan. Bunu gören büyükler durur mu? Gerek kafasını çıkaran solucanı yakalayıp bana doğru tutarak  'üzerine atarım bak heh heh' şakaları, gerekse 'bak bak arkanda heh heh ' diye lüzumsuz davranışlarla eğlenir, benim korkumun daha da katlanmasına pek bir yardımcı olurlardı. Burnu kapalı terlikleri giyerken içimde hep bir şüphe oluyordu, ''Ya içine solucan girdiyse?''. Üf ürperdim!
Bıçak korkumu bilmeyen kalmadı bence. Blogda en az iki yazıda bu konudan bahsetmiştim. Daha fazla bahsini açmak istemiyorum. İçim bir hoş oluyor...

Öyle işte.
Herşeyin başı çocukluk. Hızlı geçiyor. Ve hep özlüyoruz onu.


Sevgiler,
İlham Kedisi

Not✨ Bu yazının son düzenlemelerini şu anda Kadıköy-Taksim dolmuşunda ev yolunu tutmuşken yapıyorum. Ben bu hayatı sevdim sevgili blog!
 
ilham kedisinin günlüğü Blog Design by Ipietoon