16 Kasım 2017 Perşembe

Viyana'ya Uçtum!

Mahcup ve özlemiş bir hayırsıza hoş geldin derseniz eğer, mmm şey ben bi yazı yazmaya geldim. En son yazıyı Ağustos'ta yazmış ve bir daha bırak yazmayı neler olup bitiyor diye bile bloga uğramamış da olsam, siz bana hesap sormadan kucak açın olur mu? Hem eğer böyle hiç bir şey olmamış gibi davranabilirsek, zaman kaybetmemiş oluruz ve sizi sürpriz bir yere uçurabilirim. Hazır ''hey gidi hey perşembesi'' de olmuşken gelin sizi 7 Nisan'daki bol yağmurlu, bol rüzgarlı Viyana'ya sürükleyeyim. Neredeyse yeni yılın yeni Nisan'ı gelecek ama ben size hala yıllık izindeki hayal gezimizden bahsetmedim. Hoş, yazmadım çizmedim belki ama Brüksel ve Brugge ile ilgili anılarımızın olduğu videoları çoktan editleyip YouTube'a yükledim bile. Araya bu kadar uzun zaman girdiğinde, geçmişe dönük yazmak çok zor olduğu için bu videoların yazılarını yazmayı başaramadım. Ama bu kez kendimi ve balık hafızamı zorluyorum. Gezinin ortasından başlamış olalım ama yine de Viyana'nın hem yazısı hem videosu olsun. Ne dersiniz, bu biraz kendimi affettirmemi kolaylaştırır mı?
Nisan'ın ilk haftasında Brüksel'den başladığımız gezi rotamız heyecan verici iki nokta üzerinden oluşturulmuştu aslında. Bu gezinin amacı, aynı rota üzerinden görülebilecek yerleri dolaşmak asla olmadı. Bu gezide ulaşılması hedeflenen iki yer vardı ve amacımız onlardı. Birincisi, Brugge. İkincisi, Hallstatt. Böylesine kel alaka iki yere ulaşmak için geçilen yerler de değerlendirilince, işte ortaya 'oha ne alaka' dedirten, 'dönün artık' diye söyleten ilginç bir gezi rotası çıktı. Başka nerelere gittiğimizi söylemiyorum. Bilirsiniz, spoilerdan hiç haz etmem. Öyle ya da böyle Brüksel'den Brugge'e oradan da Viyana'ya geçtik. Viyana'ya ulaşmak için tekrar Brüksel'e dönmemiz ve uçak kullanmamız gerekti tabii ki. Neyse ki Brussels Airlines ve şakalı fiyatlandırma stratejisi sağolsun, bizi üzmeyen bir uçak bileti ile hedefimize bir adım daha yaklaşmıştık. Burada bir parantez açıp bir şey anlatmak istiyorum. Meslek hastalığımın yan etkilerinden biri de farklı havayollarını deneyimlemek. Çünkü, biliyorsunuz ki ben artık sıradan bir yolcu olamıyorum. Yolcu olamıyorum aslında, direkt olarak. İçimde engellenemez bir baş üstü dolabı kapatma isteği, koridoru bloke eden insanı uyarma ihtiyacı, utanmasam su isteyene gidip su verecek kadar ileri boyutlarda olan yerimde rahat oturamama hali mevcut. Bir de buna ek olarak, diğer havayolları nasıl, yok efendim hosteslerin davranışları, üniformaları falanları aşırı bir meraklı olduğum için Brussels Airlines uçuşu benim için heyecanlıydı. Meslek hastalığımın gerektirdiklerinden olması sebebiyle, uçağa binince kabin amirine kendimi tanıtarak aynı işi yaptığımı söyledim ve yer numaramı belirttim. Bunu yapmamın sebebi size korkutucu gelecek belki ama, acil bir durumda potansiyel yardımcı olduğumu bilmelerini sağlamaktı ve aslına bakarsanız bu şekilde kendimizi tanıtmamız uluslararası bir havacılık kuralı. Ben böyle söyleyince zaten epeyce yaşlı olan kabin amiri ve yanındaki bir diğer yaşlı memur bana gülümseyerek ''yaaa saçmalama ya ne acil durumu olmaz öyle şeyler enjoy your flight'' dedi ve üstüne üstlük sarıldı. Ben de ''valla ben söyleyeyim de'' diyerek, az önceki sarmaş dolaş halimizin şokuyla yerime geçtim. Sonra üzerinize afiyet, efendim biz uçuşta bir uyumuşuz bir uyumuşuz ki sormayın gitsin. Uçak kalktıktan sonrası yok bende.Neyse inerken de adettendir diye ballandıra ballandıra teşekkür ediyordum ki amirimiz lafı ağzıma tıkadı heyecanla. Bir dakika bi dakika, diyerek elindeki karton bardağı bize uzatarak; ''Yer numaranı unutmuşum, uçuşta seni aradım ama şapka olmayınca tanıyamadım'' dedi. Ben ''hö'' diye bakarak bardağı aldım ve bir de baktım ki içi tamamen çikolata dolu. Yaaa şapşik misiniz ya diyerek bu sefer ben sarıldım tabi kendilerine. Leyla ile Mecnun gibi çıktık uçaktan, üzerimizde tatlı bi şaşkınlık, bi mutluluk. Bir taraftan çikolatalarımızı kemiriyoruz. Viyana'ya hoşgeldik.
Havalimanından dışarı çıktığımızda değişen iki şey vardı. İklim ve dil. Ayrıca gün de neredeyse değişmek üzereydi.Vardığımızda hava çoktan kararmıştı çünkü. Kış karanlığı da şehri ele geçirdiği için yol yorgunluğu ve rüzgar bizi bir güzel çarptı o akşam. Metro için aldığımız biletleri, para üstünü falan hiç algılayamadığımı hatırlıyorum. Kalacağımız yer şehir merkezine yakın değildi. Ama metro ayağında olduğu için ulaşım konusunda hiç sorun yaşamadık. Hatta bizim için çok daha iyi oldu. Çünkü Viyana gibi pahalı bir yerde, merkezde kalıp ihtiyaçlarımız için en pahalı rakamları ödemek istemiyorduk. Çünkü zaten daha iki gün önce Brugge'deyken kanala telefonumuzu düşürmüştük- öhhöm düşürmüştüm. Brugge kanallarında dibe batan telefonumuz, daha gezimiz bitmeden bizi de borç batağına batırmıştı ne de olsa. (Bakınız; Brugge Vlog) Hal böyle olunca kaldığımız muhitteki Kipa benzeri süper ekonomik market aşırı işimize yaradı. Gelip eşyalarımızı bıraktıktan sonra, gözümüzü kestirdiğimiz bu markete kapanmadan gidip ertesi günkü kahvaltı ve yemek alışverişimizi yaptık. Çünkü evimizin güzel bir mutfağı, yemek yapmak için ihtiyacımız olan tüm malzemeleri vardı. Yine de, ''yahu kaç kere gelicez Viyana'ya sanki, gel bu akşam da paraya kıyalım'' diyerek o akşam yemeğini dışarıda, hakkında müthiş şeyler duyduğumuz bir restoranda yedik. Alışılanın aksine, Viyana'da Figlmüller'e gidip şinitzel yemedik. Onun yerine öneri üzerine şehir merkezindeki ''Plachutta'' isimle yere gittik. Per perişan halimize ve rezervasyonumuz olmamasına rağmen bu şık restoran bizi kabul etti ve biz de Viyana'daki ilk gecemizde kendimizi şımartmış olduk.
Yemekten sonra gece Viyana'sına bakıp yarının fragmanını izlemiş olduk ve hızlıca tatlış evimize döndük, çünkü donduk donduk! Kaldığımız yeri AirBnb'den bulmuştuk. Öyle güzel dekore edilmişti ve her şey o kadar zevkliydi ki evi satın almaya karar verdik. Sonra borçlarımız aklımıza geldi ve yani en azından biz de ilerde böyle bi evde yaşayalım diyerek kararımızı düzelttik.
Ev ile ilgili diğer fotoğraflar ve konum ile ilgili detayları inceleyebilmeniz için şuraya AirBnb linkini ekliyorum. Evet, biz çok memnun kaldık. Çünkü herşey ama herşey ev konforundaydı. En güzeli de yatağı olduğu bölüm ve tavandan açılan pencereydi. Böylece sabah yağmuru gözümüzü açtığımızda ilk gördüğümüz şeydi. Evin tek olumsuz yanı, böylesine güzel olduğu için sizi dışarı çıkmaktan alıkoyması. Evin keyfini çıkarmak istediğimiz için, Viyana'daki ilk günümüzü ağırdan aldık. Bir gün önceki market alışverimizi kahvaltıyla ziyafete dönüştürdük. Bir taraftan Viyana notlarımızı, ve çok büyük bir ihtimalle yağmur ve erken kararan hava sebebiyle gidemeyeceklerimizi tespit ettik. Hava mı erken kararıyordu, yoksa biz evden erken çıkamıyor muyduk? Güzel soruydu. Kahvaltıdan sonra zoru başardık ve ev sahibimizin bizim için bıraktığı iki koca şemsiyeyi kolumuza takıp kendimizi sokağa attık. İlk durağımız Viyana Konsolosluğu'ydu. Evet Figlmüller'e gitmediğimiz yetmezmiş gibi, gezimize konsolosluktan başlıyorduk. Kulağa aykırı geldiğimizin farkındayım. Ama durum aslında bu değil. Tarih itibariyle referandum oylaması vardı ve yurtdışında yaşayanlar için oy kullanmanın son günleriydi. Ben Türkiye'de yaşayan bir insan olsam da, o sıralarda pek sevgili sevgilim İspanya'da yaşıyordu. Oylar kullanıldı. Baktık ki yağmur biraz insaflı yağmaya başlamış. Zaten konsoloslukta beklerken de kalorifere itinayla yapışıp, ziyadesiyle ısınmışız. Dedik ki, yürüyelim. Hem şehrin bu taraflarını keşfedelim, hem de buraya yakın sayılan ve listemizde yer alan Schloss Schönbrunn'e gidelim. Schloss Schönbrunn; yani Schönbrunn Sarayı, Habsburg hanedanının yazlık sarayı oluyormuş. Barok mimariye sahip bu saray, bir de öylesine geniş güzel bir bahçeye sahip ki, kaybolur gidersiniz. Viyana ayazını iliklerimize kadar hissediyor olmamıza, rüzgarın sağlı sollu bizi tokatlamasına ve ayaklarımıza kara suların (!) inmesi suretiyle çoraplarımızın vıcık vıcık ıslanmış olmasına rağmen burada saatlerce oyalanmış olabiliriz. Biz buraya yazın gelseydik, gerçek bir yazlıkçı gibi davranır ay şeklinde kestiğimiz karpuz dilimleri ve peynirle saraya bakar dururduk tüm gün. Neden? Çünkü Habsburg hanedanına mensup değiliz ve Viyana'da ilk uğradığımız yer Türkiye Konsolosluğu. Yani kanımızda var.
Bunlar botların içinde yüzen suya rağmen Instagram'da gösterdiklerimiz;
Bunlar da aslında olanlar;
Merkeze geldikten sonra yine keyfimize yenik düşüp kahve ve tatlı için muhakkak deneyimle listemizin başında bulunan Demel'e sığındık. Hanedanın yazlığından sonra tabii ki de sıradan bir pastaneye gidemezdik. Imparatorluk pastacısı olan Demel tam bizlikti ve biz de masaların dolu olması sebebiyle oluşan uzun kuyruğa aldırmayıp, sabırla yerimizi bekledik. Sonrası mis gibi sert bir kahve ve Sachertorte eşliğinde müthiş bir şölendi. Fiyatlar ise Viyana piyasasına ve bu lezzete göre gayet normal. Siz yine de 4'le çarpıp tadınızı kaçırmayın.
Enerjimizi yeniledikten sonra asla durmayan yağmurla inatlaşarak Viyana'yı keşfe devam ettik. Eski şehir merkezi, görkemli St. Stephan Katedrali, Hofburg Sarayı. Bu kısımları fotoğraflayamadım çünkü yağmurun artmasıyla çantaya kaldırılan ekipman sayısı doğru orantılıydı. En sonunda elimde sadece video kameram kalmıştı. Ben de bol bol videoladım. Ki, siz de vlogda hikayenin filmini izleyebilesiniz diye. Rica ederim, ne demek. Hikayemize devam ediyoruz.En nihayetinde bir bucketlist maddesini daha ezip geçmek için geldiğimiz Wiener Staatsoper; yani 1869'dan beri orada bulunan, Neo-Rönesans mimarisinin tüm ihtişamıyla inşa edilmiş Viyana Devlet Opera Binası'nın tam önündeyiz. Dıştan görmeniz bu yerin nasıl şahane olduğunu anlamanız için hiç yardımcı olmayacak inanın. İçeri girdiğinizde ise, ağzınız şaşkınlıktan hiç kapanmayacak. Tüm tarihi canlı tutan iç mimarı, kırmızı halılarla kaplı merdivenleri ve müthiş şık Viyanalıları gördüğünüzde ''ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki'' bu madde ile gurur duyacaksınız. O günkü amacımız operaya gelmeden önce şıkır şıkır giyinmek, iki dirhem bir çekirdek olmak ve biletleri internetten almaktı. Ama her nasıl olduysa, tüm bunlar hayal oldu. Bir kere tüm gün yağmurla boğuşmamız bizi çok yorduğu için sık sık bir yerlere girip ısındık, soluklandık. Eh, sonra tabii eve gidecek vaktimiz kalmadı ve o kadar şık insanların arasında sıçana dönmüş halimizle diğerlerinden oldukça farklıydık. Tek eksiğimiz alnımızdaki ''selam biz turistiz'' yazısıydı, ama olurdu o kadar. ''İnternetten alınca fiyat ne kadar fark eder ki ya'' deyip kapıda biletleri sormaya gidince öğrendik ki operanın başlamasına 40 dakika vardı. Ve internet satışı zaten kapatılmıştı. Tek seçeneğimiz caddedeki şövalye kostümlü tiplerden karaborsa bilet almaktı. ''Hayır ne kadar fark edecek yani'' diye diye öğrendik ki aslında 13 Euro olan bilet öyle bizim gibi kırk dakika önceden alındığında 45 Euro oluyormuş. Evet, tek kişi 45 Euro. Ne demiştik ama, 4 ile çarpmıyoruz.
Peki siz olsanız ne yapardınız? Aradaki dudak uçuklatan fark yüzünden ölmeden önce yapılacaklar listenizdeki ''Viyana'da Opera'' maddesini kimselere çaktırmadan hızlıca silip, ıslık çalarak oradan uzaklaşır mıydınız? Yoksa gözünüzü kapatıp, kafanızı yana çevirerek hızlıca parayı verip bileti kaparak gerisini düşünmemeyi mi tercih ederdiniz? Biz sonuncuyu yaptık. Sonuçta bugün kahve ve tatlı dışında hiç dışarda yememiştik.Yanımızdaki meyve ve sandviçler hayat kurtardığı kadar bütçemizi de kurtarmıştı.Yani hepsinden öte, sonunu düşünen kahraman olamazdı, dimi? Bir de ayağımızı yorganımıza göre uzatmamız-- öhhöm yok hayır bu anlatmak istediğimin tam tersi bir atasözü.
Biz ''Medea'' operasına gittik. Almancamın seviye atlamasını bu operaya borçluyum. Çünkü biz bir süre ekranlarda ingilizce seçenek olduğunu fark etmedik. Biz ve önümüzde oturan Koreli dostlarımız çaresizce operayı izliyorduk. Sonra benim zeki sevgilim ekranları kurcalamaya başladı ve altyazı tık diye ingilizce oluverdi. Koreli arkadaşlarımız oaaaa, vaaaoo diye şaşkınlıkla kendi ekranlarına dönüp aynı kurcalama işlemini yaptı. Tabi benim omuzlar gururdan kabarmış o an. Ve bişey diyeyim mi, ondan sonrası gerçekten efsaneydi. Opera sevmem, yalan yok. Daha önce İzmir'de de gitmişliğim ve aşırı sıkılmışlığım mevcut. Ona rağmen nasıl olduysa zamanı yakalayamadık. Vallahi 45 euro verdik diye abartmıyorum, bittiğinde üzüldük ve baya baya beğendik.
Böylece yine evimizin yolunu tuttuk gece Viyanasında. Ertesi gün sabahın kör bi saatinde Hallstatt'a gitmek üzere yola çıkacaktık. Hallstatt mı daha rüya yoksa ona ulaşmak için yaptığımız tren yolculuğu boyunca şahit olduğumuz manzaralar mı, bunu bir sonraki yazı ve vlogda sizlere anlatacağım. Bu yazıyı yazmak resmen iki gecemi aldı. Formdan düşmek bu olsa gerek. Hikayenin filmini merak edenleri tam buradan YouTube kanalımdaki Viyana Vlog'una alayım öyleyse. Sevgiler, İlham Kedisi
SPOILER: Videodaki şamarcı söğüt kısmı aşırı yalan bilgidir. İnanıp yaymayınız.
Share:

3 Ağustos 2017 Perşembe

Bir Saat Önce

Bi ara instagram hikayeleri adı altında bir seri yazıyordum blogda. Paylaştığım fotoğrafların veya fotoğrafın çekildiği günün biraz detayını yazıp hikayeleştiriyordum. Sonra, kendi kendime başlattığım bu akımı unuttum. Aslında keyif de veriyordu sıradan bi gün hakkında yazmak. Fotoğraf günlüğü tadındaydı ve benim için bazı günlerin özeti, hatırasıydı hatta o yazılar. Az önce de yaşadığım bi anın fotoğrafını çektim. Elimde Sevim Gözay'ın ''Sinemaskop Randevular'' kitabı. Hemen masada bana bakan bir kavanoz deniz kabuğu ve kurutulmuş çiçek hatıralarından bir tutamı da fotoğrafa iliştirdim. Çünkü önce o kavanoza baktım. Deniz kabuklarının olduğu sahili düşündüm. Sonra çiçeklerin beni karşıladığı ilk günü. Bir bardakta inatla kurumayıp, her gelişimde beni karşılamalarını. Şimdi yine bir kavanozda bana bakarken, o her bir günü düşündürdükleri için elime bu kitabı aldım. Çünkü kitap da bana o günlerden bir günde hediye edilmişti ve o da bir hatıraydı.
Tam da kitabın arka kapağında söylediği gibi okumaya başlamadan önce yanına bir kahve yaptım. ''Sinemaskop Randevular'', Mario Levi, Yekta Kopan, Ahmet Ümit, Aylin Aslım gibi birbirinden farklı 27 isimle bir sinema filmi öncesi yapılan söyleşilerden oluşuyor. Sevim Gözay her bir isimle sadece söyleşi yapmamış. Önce onlarla sinemada bir film için buluşmuş. Kimisiyle ''Gravity'', kimisiyle ''Kış Uykusu'' veya ''Birdman'' izlemiş. Film öncesi kahvelerini içerlerken sohbet etmişler ve tüm bunların adı söyleşi olmuş, bir kitapta buluşmuş. Fikir o kadar sempatik ki... Bu da kitabı keyifli bir akşamın vazgeçilmezi yapıyor ister istemez. Her bir isimle, eski sinema filmlerinden, film izleme alışkanlıklarına, hatırladıkları ilk sinema filmine, yani özetle hatıralara gidiyoruz. İçinde öyle güzel sorular var ki. Okurken kendi kendinize söyleşi yapıyorsunuz siz de. Bir de hiç yoktan bir izlenecek filmler listeniz oluveriyor. Önerilerden yeni şeyler öğreniyorsunuz. Her biriyle sohbet edip, kahvenizi bitirdikten sonra onlara katılıp o günkü filmi izliyorsunuz. Tam da keyif akşamlarına yakışan cinsten bir akış değil de ne, söyler misiniz? Gün batımını oturduğum odadan öyle ferah bir manzaraya bakarak izleyememiş olabilirim bu akşam. Ama Fındık kedisinin kulaklarının ardından şöyle bir baktım kararan gökyüzüne. Alabildiğince uzanan, ferah bir oda manzaram yoksa da, bahçemden geçen irili ufaklı kediler var. Fındık kedisinin dikizlediği karşı dairede yaşayan bir kedi de var mesela. Hal böyle olunca, dışarı çıkıp bu akşamı öyle seyretmek yerine evde kalıp, bunları keşfetmek hatta bir de tutup yazı yazmak daha keyifli geldi bana.
Bu arada bu fotoğrafta gördüğünüz pişmaniye kılıklı kedi evden kaçmaya çalışıyor arkadaşlar. Sokak kapıyı falan açıyor ben uyurken. Ne zaman çöpü dışarı çıkarmak için kapıyı açsam, daha kapıyı açtığımdan bile emin değilken bu zibidi dışarı kaçmış oluyor. Yerden bitme haliyle hızlı adımlarla bir uzaklaşması var, görsen delirirsin. Bir de heyecandan mıdır, sevinçten midir nedir böyle kaçışlarda mırıl mırıl bi miyavlama haline giriyor normalde ince sesini hiç duymadığımız kedi. Hayır, tamam da neden kaçıyor? Zorla iyi şartlarda bakıldığı için mi yani? Bahçedeki bi kediyle de koklaşıyorlar zaten. Neden kaçıyor diye sormuştum dimi az önce, sorumu geri alıyorum. İkisinin de koca kulağını çekicem bi gün ya, hadi bakalım. Sevgiler, İlham Kedisi
Share:

30 Haziran 2017 Cuma

Kedili Medili Bir Yazı

Herkese kocaman bir merhaba! Size Valencia'da bol güneşli, çılgın sıcaklı bir günde yazıyorum. Yazmak için illa ki bir yerlere mi gitmelisin Arzu, diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Evet, gitmeliyim. Artık memlekette yazamaz oldum. Durduğum, kaldığım yerlerde kendime zamanı yettirememe gibi bir problemim oluştu son zamanlarda. Elle tutulur hiç bir şey yapmıyor olmama rağmen zamanım yetmiyor. Çünkü boş zamanlarımın yüzde 80'ini (rakamı olabildiğince masumlaştırarak yazdım) uyumaya harcıyorum. Çünkü gelmiş geçmiş en yorgun, en bitkin zamanlarımı yaşıyorum. 12 saat uyuduğum günün sabahında bile dinlenmiş hissetmiyorum. Gün boyu tek düşündüğüm şey, gece uyuyacağım (daha doğrusu uyuyamayacağım) uyku oluyor. Kaç saat uyuyacağımı hesaplayıp üzüldüğüm koskaca bir iki hafta geçirdim. Ve sanırım bu iki haftalık süre, bu zamana kadar biriktirmiş olduğum yorgunluklarımın üzerine eklenince sonuç bu oldu. Uykulu gözlerle yaşayan, dokunsan ağlayacak, sonra da bir güzel uyuyacak olan bir Arzu… Sürekli bir şekilde gece 3'te, 2'de, ve nihayet 1'de kalkıp işe gide gele güneş görmediğimi ve gece uykusu uyumadığımı fark ettim. Ve açıkçası ciddi anlamda kendime üzülmeye başladım. Uyku işte… Çek perdeleri, karart odaları, uyu gündüz de diyebilirsiniz. Demesi kolay. Yapması da kolay. Nitekim o yorgunlukla, bir süre sonra oturduğunuz koltukta dahi uyuyabilir hale geliyorsunuz zaten. Ama işin sağlık boyutu olduğu bir gerçek. O yüzden az önce ''diyebilirsiniz'' dediğim o cümleyi, demeyin arkadaşlar. Sinirlerim zıplıyor duyunca. Her neyse. Son iki gündür derin ve uzun gece uykusu uyuyabiliyorum. Çünkü Valencia'dayım. Mutluyum ve yaşadığımı hissediyorum. Ne zaman ki nefes aldığımı fark edebilecek bir boşluğum ve enerjim olsa bloga geldiğim gibi, işte şimdi yine buradayım. Konuşmayalı uzun zaman olduğu için biraz uzunca yazasım var. Bahsetmek istediğim ise, Fındık kedim!
Yeniden ''İlham Kedisi'' olmamı sağlayabilecek kedime kavuştum! Ben İstanbul'a taşındığımdan beri, yani iki yıldır annemler bakıyordu ona. İlk fırsatta yanıma alacağımı onlar da, Fındık da biliyordu tabii. Ve nihayet o gün geldiğinde, onu, stres nedir bilmeyen şehir Kuşadası'ndan alıp, stresin her köşe başında kol gezdiği şehir İstanbul'a getirdim. Ailemde uçağa binmemiş hiç bir kimseyi bırakmayacağıma and içtiğim için, Fındık da uçak yolculuğundan nasibini aldı. Kedi ile uçak yolculuğu nasıl olur, prosedürler nedir biraz bundan bahsedeyim size. İnanın zor bir tarafı yok. Biletinizi aldığınızda, ilk iş olarak ilgili havayolunun çağrı merkezini arayarak kabin içinde kedinizi taşıyacağınızın bilgisini vermeniz gerekiyor. Bunu uçuşa en geç 24 saat kalana kadar yapmalısınız. Ancak, bir uçuşa kabul edilecek kedi ve köpek sayıları uçak tiplerine göre değişebildiğinden dolayı, ne kadar erken rezervasyon yaparsanız evcil hayvanınızın uçuşa kabulu o kadar garanti olur. Çağrı merkezi size kabine kabul ettikleri evcil hayvan kabının ölçülerini söylüyor ve evcil hayvanınızın kabı ile beraber tartıldığında 8 kg'ı geçmediğinden emin olmanızı istiyor. Biz gelirken Atlas Global ile uçtuk. Zaten kargoda hayvan taşımıyorlar. Kabin içinde taşınan evcil hayvan için de sabit 20 TL ücret istiyorlar ve bunu check-in esnasında ödüyorsunuz. Bunun dışında Fındıkcığıma veterinerimizden Pet Pasaportu çıkardık.Havalı ismine bakmayın. Bu aslında bir aşı kartı. Tüm aşılarının tam ve yeni olduğuna dair bu kartı uçuş öncesi göstermeniz beklenebilir. Ben ne olur ne olmaz diye, veterinerden bu kedicik uçabilir diye bir yazı da aldım. Hiç gerekmedi, o ayrı. İzmir'den İstanbul'a uçacağımız için uçuş süresi de kısaydı. Bu da kedim ve benim adıma işleri biraz daha kolaylaştırıyordu. O yüzden kedimi narkoz ile uyuşturmak istemedim. Fındık Kuşadası'ndan İzmir'e kadarki araba yolculuğumuzda hiç gık etmedi. Sakince durdu. Arada bir kutusundan başını çıkarıp etrafı görmek istedi, o kadar. Havalimanına geldiğimizde de hala sessizdi. Uzun süren bu sakinliği, sessizliği beni tedirgin ediyordu aslında. Tuvalet ihtiyacı olursa diye kabına köpek tuvalet eğitiminde kullanılan örtü gibi pedlerden sermiştim. Şu an için görünürde böyle bir durum da yoktu. Fındık çiçek olmuş, kısık gözleriyle kabında oturuyordu. Uçağa geçmeden önce iki kere güvenlik kontrolünden geçmemiz gerekiyordu. Kediyi kabı ile birlikte x-ray'den geçirmek gibi birşey yok, merak etmeyin. Kutuyu boş hali ile banttan geçirirken, siz de kediniz kucağınızda kontrol kapısında geçiyorsunuz. Ama bu yazdığım kadar kolay olmuyor. Fındık'ın beni tedirgin eden sessizliği tevekkeli değilmiş. Evlatcığım korkudan sesini çıkarmaz olmuş. Valizleri kontrol noktasında bantlara atarken çıkan sesler, insan kalabalığı da onu iyice gerdi. Son olarak kucağıma almak için kabını açtığımda ben onu almayayım diye en dibe kadar gitmişti. Zorla kucağıma aldığımda kedim korkudan kuş kadar kalmış gibiydi. Tir tir titriyordu ve bana sımsıkı yapışmıştı. Ben ya kaçarsa diye korkarken, aynı korkuyu onun da benim için yaşadığını böylece fark ettim. İkinci kontrol noktasında da aynı korku dolu anlar tekrarlandı. Gerçekten çok çok çok üzüldüm onu böyle görünce. Narkozun tehlikesinden korktuğum için böyle bir yola başvurmamıştım. Ama yapsam daha mı rahat edecekti, gerçekten hala emin değilim. Her neyse en son uçağa bindiğimizde artık iyice keyifsizdi. Sürekli onunla ilgilendim, sevdim, öptüm. Çünkü ateşi çıkmıştı ve nefes alış verişi daha belirgin ve hızlıydı. Eve varana kadar akla karayı seçtim gerçekten. Ödlek kedime benim yüzümden birşey olacak diye benim de ayrıca ödüm koptu. Vardıktan sonra, yeni evine alışması maksimum yarım saat sürdü. Ve sonrasında ayakucumda böyle şaşkın ve mutluydu, nihayet…
İki haftadır Fındık'lı bir yaşam sürüyorum. Ve eve gelişlerimin bir heyecanı, bir mutluluğu var onun sayesinde. Bir de veled-i kedi benimle uyumayı çok seviyor. Hayatımda gördüğüm en yumuşak yastık. Bir de titreşimli, mırıltılı bir yastık. Mmmh! Bir de şöyle bir Fındık etkisi oluştu hayatımda. Onu bırakıp, evden ayrılmak istemiyorum. Mecburen yapıyorum, ama hiç içime sinmiyor. Sürekli onu düşünüyorum. Ona zarar verebilecek şeyleri yok etmeden evin kapısını onun üzerine kapatamıyorum. Eve döndüğüm zamanlarda da, daha kapıyı açmadan sesini duyabilmek için pür dikkat kesiliyorum. Her seferinde de beni özleyen, ben geldim diye ayaklarıma dolanan Fındık kedimi bulunca onu bırakıp gittiğime daha bir pişman oluyorum. Ama insanoğlu işte. Durmuyor durduğu yerde, şu iki bacaklı yaratıklar. Bakın yine, Valencia'dayım. Hani telefonlaşabilsek kedimle, veya ne bileyim Skype falan yapsak herşey daha kolay olacak ama, işte…
Ben kedime kavuştum, darısı başta Bayan Silvia olmak üzere tüm ayrı düşmüş kediseverlerin başına. Şimdilik bu kadar. Daha sık gelebilmeyi umuyorum. Çünkü blogumu çok özlüyorum. Sevgiler, İlham Kedisi
Share:

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Apartman Sohbetleri #Son

Artık meydan okumamı bitirsem iyi olacak galiba, ne dersiniz?

Çok süründürmüşüm, çok uzatmışım gibi görünse de aslında tam da istediğim gibi oldu bu meydan okuma. Her gün yazılsın, şöyle yazılsın, böyle çizilsin diye kurallar koymadım hiç. Hatta istemediklerinizi cevaplamayın bile dedim, hatırlarsanız. Bu tamamlamak zorunda olduğumuz bir görev değildi çünkü. Bu bir ''Apartman Sohbeti'' idi. Ve tıpkı her apartmanın, her dairesinin misafir ettiği, tanık olduğu o uzun sohbetler gibiydi. Saatlerce süren kahvaltı sohbeti de olabilirdi bizimkisi, bir türlü bitmeyen kapı önü sohbeti de. Ama sanki, ''yahu saat geç oldu hayatta bırakmam, bu gece kalın bizde''li bir sohbetti bu meydan okuma. O yüzden herkes, canı ne zaman isterse katıldı ve canının istediği gibi bitirdi. O yüzden herkes tüm samimiyetiyle, pijamasıyla, kahvesiyle ve hatta ocaktaki yemeği ile çıkıp gelebildi. Sonuç olarak herkes çok sevdi. Ve ben de İlker Gümüşoluk'un YouTube'daki sohbetlerinden ilham alarak bunu bir meydan okumaya çevirmekle ne iyi ettiğimi gördüm.

Benim de son sorularımı yazma vaktim nihayet geldi çattı. Ha, bu demek değil ki bu meydan okuma da burada kapandı. Kapım her zaman açık, çıkın çıkın gelin. :)

Tüm sorular ve meydan okuma ilanım burada detaylıca yazıyor.

Gelelim son sorulara;

Almış olduğun en saçma teklif?


Bir teklif mi desek, zorunluluk mu bilemiyorum ama iki yıldır yaptığım en saçma şey şu ki, kedisiz yaşamayı kabul etmek. Evimde gerçek anlamda huzurlu hissedememe sebeplerimin en başında bu geliyordu. Başlarda her gece evde olmayışım, yatılara gittiğimde 3-4 geceye kadar eve gelmediğim zamanların olması sebebiyle bu teklife ''yani aslında evet ben şu an kedi de bakamam zaten'' diyerekten sıcak bakmıştım. Hayatımın hatasıymış.
Evde beni karşılayan bir kedim yoksa, eve gelmenin ne anlamı var?
Peki ya, uyurken ayaklarımın üzerine tüm ağırlığıyla kurulup uyuşmama ve karabasanlar görmeme sebep olan bir kedim yoksa uyumanın ne anlamı var?
Bir de ben tıkırtı duysa kedidir kedi kafasında olan bi insanım. Kedisiz evde tıkırtı duymanın ne demek olduğunu tahmin etmek ister misiniz?
özlenen anlık görüntülerden biri.

Neyse ki, bir kaç haftaya bu saçma hayat son buluyor ve Fındık kedimi yanıma ev arkadaşı olarak alıyorum. O da İstanbul'lu olacak ve onun sayesinde eve gelişler için mutlu bir sebebim olacak artık. Çok özledim!

Uzun süreli evde olmayışlarıma da bir çözüm bulucaz artık.

Kendini çok değerli hissettiğin bir an var mı?


Kendimi çok değerli hissettiğim birden çok an var. Yaşadığım herhangi bir anda, belki şen bir kahkahadan sonra durup baktığım manzarada, özlemle sarılanım olduğunda, özlemle sarıldığım yanımda olduğunda kendimi çok ama çok değerli hissediyorum. İyi ki dediğim her an için kendimi daha değerli, daha işe yarar ve daha mutlu hissediyorum. Mutlu olduğum her an benim için çok değerli. Ve hiç bir şey, böyle bir anda bana kendimi değersiz hissettiremez. Sonuç olarak, evet çok değerli hissettiğim anlarım ve koskocaman değerli bir hayatım var.

Hangisi daha olası; cadı, vampir, kurt adam? Ve tabii ki neden?


İflah olmaz bir Harry Potter fanı olarak şunu tüm kalbimle söyleyebilirim ki, bence hepsi mümkün. Tek soru, neden bu mümküniyet içinde ben hayatıma cadı olarak devam edemiyorum olmalıydı. Hala öğrenmeye çalıştığım büyüler var, üzerlerinde çalışıyorum. Mesela zamanı yavaşlatma büyüsü... Mesela uykusuz yaşama büyüsü... Mesela kimilerinin çenelerini kapama büyüsü... Mesela ahkam kesenlerin ahkamlarını tersine çevirme büyüsü... Mesela eşşek sudan gelene kadar pata küte girişebilme büyüsü... Öhöm, ben kötü bir cadı değilim. Öhööm, öhhöm! Tamam, sakinim.

Manzarasız müthiş bir daire mi, manzaralı tek odalı bir daire mi?

Bana huzuru getirin. Gerisi hiç mühim değil. Ne o çok müthiş dairede, ne de tek odada bana huzuru mumla aratmadığınız sürece yaşadığım her yer bana cennet olabilir.

Hayat sana ne öğretti?

Bir kere şuna bir açıklık getirelim. Herşeyden önce bu zamana kadar öğrendiğim acı, tatlı ne kadar şey varsa bunların hepsini insanlardan öğrendim. Hayatın bu konuda hiç bir suçu yok. Karşıma çıkan her insan, her durum hayatın bana getirdiği şeyler gibi görünse de, işler yolunda gitmediğinde hayatıma yüklenmemem gerektiğini ve hayattan zevk almamak gibi bir sonuca varmamam gerektiğini tam bu noktada anlayıp öğrendim. Yüklenmem gereken, insanlar.

İstemediğim bir durumda beni bırakan insanları oldukları noktada kendileri ile baş başa bırakmayı öğrendim.

Susmayı öğrendim. Çok konuşan, boş konuşan insanlara karşı susmayı ve onları dinlememeyi öğrendim. Bıraktım, kendilerini anlatıp kendileri dinlesinler. Tam olarak zevk aldıkları şekilde kendi kendilerini acındırsınlar, haklı çıkarsınlar, bağırsınlar ve en nihayetinde sussunlar. Kimseye doğruyu yanlışı konuşarak, dil dökerek öğretemeyeceğimi öğrendim. Bu yüzden kendimi hırpalamıyorum.

Her duruma ayak uydurabilmeyi, her duygu değişimimle zor da olsa baş edebilmeyi öğrendim. Bazen gittikçe zorlaşan şeyler ile bu yeteneğimi daha da geliştirdim. Öğrendim ki; o da geçecek, bu da...

En güzel şeylerin, en beklenmedik zamanlarda gerçekleştiğini öğretti hayat bana. Onun güzel sürprizler yapmayı sevdiğini biliyorum. O yüzden sabretmeyi öğrenmeye çabalıyorum. Her yaşımda, biraz daha fazla gayretle sabrediyorum.

Ve daha çok şey öğreneceğim.

Son bir Apartman Sohbetleri videosu ile bu macerayı şimdilik burada kendi adıma bitiriyorum. Yenileri için heyecanlıyım. İyi ki katıldınız! İyi ki tanıştık!


Bihter Dinçel - Apartman Sohbetleri

Share:

10 Mayıs 2017 Çarşamba

Montreal'e Uçtum!

Blogda yazı yazma zincirini kıralı bir ayı geçmiş bile. Son bir ay içinde neler neler oldu bitti şimdi yazmaya kalksam ne kadar sürer acaba? Nisan ayı hayatımın en güzel bir ayıydı. Bana getirdiği bir sürü güzel anı, yeni bir yaş ve yeni başlangıçlar ile asla unutamayacağım kadar güzeldi. Yılın ilk yarısı bitmek üzereyken hala bana yenilik getiren şeyler oluyor etrafımda. İyi veya kötü diyemem bazıları için. Bana düşen tüm bunlara ayak uydurmak sadece.
Daha detaylı yazıcam bu paragrafı, merak etmeyin. Blogda günlük tadında yazmak ve hayatımda olup bitenlerden bahsetmek de özlediklerim arasında.

Ama önce sizi uçurmak istediğim bir yer var.

Yaklaşık 10 saat uçsak, sonra 7 saatlik bir saat farkına girip Jetlag olsak ve tüm bunları Kuzey Amerika'da bulunan Avrupai bir şehirde doyasıya gezerek sonlandırsak nasıl olur? Öyleyse Montreal'e hoşgeldiniz. Burası Kanada'nın Paris'i! Kanada'da resmi dilin ingilizce olmasına rağmen, Montreal dünyada Paris'ten sonra fransızcanın en çok konuşulduğu ikinci şehir olarak geçiyor. Hal böyle olunca bir mekana girdiğinizde iki dilde selamlanıyorsunuz ve şehri gezerken her iki kültürün de yansımalarını görüyorsunuz.
Hem modern, hem tarihi binaları ile burası hem Amerika hem Avrupa. Her caddede, her sokakta nerede olduğumuzu şaşırmamın tek sebebi jetlag değil yani.



Montreal'de gezilmesi gereken yerleri şöyle bir araştırdığınızda karşınıza çıkan ilk yer Notre Dame Bazilikası oluyor. Ki bu da yine kendinizi Paris'de hissetmenize neden olacak bir yer.
Notre Dame Basilica



Işıkları, renkleri ve sahip olduğu boydan boya derinliği ile neo-gotik mimarinin izlemesi en keyifli yerlerinden birinde olduğumu gördüm. Biraz fotoğrafladıktan sonra da tam olarak öyle yaptım. Turistlerin arasına karıştım, oturdum ve bu manzarayı izledim.

Bazilika'nın bulunduğu Street West bölgesini gezdikten sonra size önerim, modern caddeleri arşınlayarak Old Montreal bölgesine gitmeniz.




Old Montreal

Yerel saat ile biyolojik saatimin tutmaması sebebiyle ben tüm bu geziyi sabah 6 buçukta kalkarak yaptım. Haliyle Old Montreal'i boydan boya ikiden fazla arşınlayacak kadar zamanım vardı. Her sokağına girdim çıktım. Ve gördüm ki, çok kısa bir süre sonra haritaya bile ihtiyacım kalmamış. Herhangi bir haritaya, uygulamaya veya birine yer sormaya ihtiyaç duymadan gezebileceğiniz şehir sayısı çok azdır. Karmaşadan uzak hareketliliği ile Montreal bu şansı size veren bir şehir. O yüzden yürüyerek gezmenin tadını çıkarın.

Yine Old Montreal'de bulunan, Saint Paul Street sahip olduğu birbirinden zevkli kafe ve restoranları, keyifli kalabalığı ile favori caddem oldu. O kadar favorim oldu ki, gündüz ayrı gece ayrı uğradım aynı caddeye.
Önünden geçtiğimiz her kafe için, ''yaaa şöyle bi yerim olsa daha başka ne isterdim'' deyip durduk. 


Herkesin tavsiye ettiği, muhakkak uğranılması gereken bir kafe-restoran olan ''Olive + Gourmando'' da yine St. Paul caddesinde. Tıka basa dolu olduğu için ilk uğramamda, sadece kapısındaki yansımamın fotoğrafını çekebildim. Akşam yemeği için uğrarız artık dedim ama akşam geldiğimde beni bekleyen bir sürpriz vardı. Bu tatlış mekan akşam 5'e kadar açıkmış. Yolunuz düşerse ve burayı görürseniz açlığınızı ertelemeyiniz, bunu da bir yere not ediniz.

Hazır mekanlardan laf lafı açmışken diğer olmazsa olmazdan da bahsedeyim.

3 Brasseurs
Birden fazla şubesi bulunan ''3 Brasseurs'' ev yapımı biraları ve lezzetli menuleri ile meşhur. Ama burayı özel kılan  asıl şey, 100 yıllık bir geçmişi olması. Evet, saygıyla selamladığınızı görür gibiyim. Benim favori 3 Brasseurs'um St. Catherine Street'de bulunan ve bence akşam için kendinizi buraya saklamalısınız. Son akşam, yemek yemek için buraya geldiğimizde içerideki ekranlarda buz hokeyi maçı vardı ve tüm kalabalık gürültülü bir şekilde maçı izliyordu. Tüm bunlar olup biterken bir ara  tüm çalışanlar hep bir ağızdan gür bir sesle ne olduğunu anlayamadığım bir marşı söyleyerek barda oturan bir gruba biralarını sundular. Sonradan garsona sorup öğrendiğime göre bu şatafatlı marş, tamamen kendi uydurdukları, menudeki en pahalı beş çeşit birayı bir kerede sipariş veren müşteriyi neşelendirmek ve gaza getirmek için yaptıkları bir şeymiş. Azıcık şımarmak isterseniz aklınızda bulunsun.






Burada mutlu ve nazik insanların fazlalığına şaşıracaksınız. Gülümseyerek yürüyen insanları görünce, ya ben ya onlar tam bilmiyorum ama, uzaydan gelmiş gibi hissediyorum. Fotoğraf çektiğinizi görünce kadrajı bozmamak için durup bekleyen, fark edip yolunu değiştiren ya da fark etmeyip geçtiyse bin takla ile özür dileyen kibar insanları bildiniz mi? Evet, ben de gördüğüm yerde onları tutup öpmek isteyenlerdenim. Montreal'de ise durum biraz daha farklı.  Gelin senaryoyu tekrar inceleyelim.
Siz yine karşıya geçmiş, arkadaşınızın fotoğrafını çekiyor olun. Aranızda da akan bir araç trafiği olsun. Haliyle fotoğrafı çekmek için araçların geçmediği bir anı kollarsınız.
İşte, Montreal'da böyle bir anı kovalamak için zahmet çekmeye son!
Sizi gören araç sürücüsü durup fotoğrafı çekmenizi bekliyor. Evet, baya baya öylece durup bekliyor.
Abartmıyorum. Bu blogda ben ne zaman abarttım? Bu olay iki kez başımıza geldi. İlkinde hayatımızın şokunu yaşayıp ''galiba az önce dünya üzerindeki en nazik insanı gördük'' demiştik ki, ikincisini de aynen böyle yaşayınca durumu Montreal'e ve Montreallilere genellemeye karar verdik.


Rue St. Catherine
China Town- Montreal
Bir de burası nasıl bir yer biliyor musunuz? Hani bazen deriz; ''ya keşke Avrupa'da yaşamak, çalışmak için ingilizce yeterli olsa, üff ne kolay olurdu herşey'' diye. Ben sıkça diyorum mesela. Montreal tam olarak bu hayale uyan bir yer. Hem Avrupai, hem de anadillerinden biri İngilizce. Ha sen diyorsan ki, bende Fransızca var o da kabulü. Bir de yaşaması keyifli bir yer bence. İkinci günün sabahında elimle koymuş gibi bir yerlere giderken, bu hisse çokça kapıldım.
Mont-Royal Parc

Girdiğimiz her mekanda çalışan insanların mutlulukla işini yaptığını gördüm. İşini yaparsın da, mutlulukla nasıl yaparsın? İşini sevmen yeter mi bunu başarabilmen için? Bence yetmez. Hayatını sevmene neden olacak sebeplere ihtiyacın var bunun için. Çünkü ancak bu şekilde, her durumla baş edebilirsin ve hatta bunun baş etmek olduğunu bile fark etmezsin. İş yaptığını da fark etmezsin. Sanki o kafe ve restoranlarda çalışanlar, iş yapmıyordu da yeni insanlarla tanışıyordu. Her biri masamızda sohbet etti. Havanın dengesizliğinden, dün akşamki bir müşterinin menudeki tatlıları beğenmeyişinden, ya da ne bileyim bu konuya nereden geldik acaba dediğim herhangi birşeyden sohbet eden insanlar. Şey gibi değil hani, kaç saat kalmış mesaimin bitmesine diye isterikli bir şekilde saate bakmak gibi değil yani onlarınki. Bilmem anlatabildim mi?



Pılı pırtıyı toplayıp taşınmalık yeni bir ülke daha anlattım size. Umarım şu an bu yazıyı kapatıp ''Kanada'da göçmenlik'', ''Kanada'da nasıl yaşarım?'' gibş yazıları okumaya başlamışsınızdır bile.

Kaçılası başka diyarlarda görüşmek üzere sevgili blog!

Sevgiler,
İlham Kedisi

Share:

1 Nisan 2017 Cumartesi

İstanbul'da Turist Olmak

Hafta başında erkek kardeşim geldi İstanbul'a. Dün itibariyle biten eğitimlerim, o geldiğinde devam ediyordu. Haliyle evden sabah çıkıp akşam geliyordum. E gelince de yemek hazırla, bulaşıkları toparla derken iki sohbet ve hemen ardından uyku bastırsın, uyu çıkmazından kurtulamıyordum. O yüzden geldiğinde ilk iki günümüz öylesine heba oldu. Kaldı bize sonraki iki gün. İstanbul'a ilk gelişi değildi ama daha öncekilerde kıştı, yağmurdu, çamurdu çok öyle turist gibi gezememiştik. Her yere gitmiştik ama özellikli bir gezi olmuyordu hiçbiri. Bu kez havalar bahar gibiydi ve biz de İstanbul'da turist olmak nasıl bir duyguymuş bunu deneyimleyelim, her şeyi baştan alalım dedik. 
Şapkamı, gözlüğümü de taktığıma göre artık bir turistim. Zaten bizimki de sarışın, renkli gözlü birşey. Oldu bu iş!
İlk gün için çok yorucu olmayan ama tadı damağımızda kalacak bir rota çizdik.
Yerebatan Sarnıcı, Sultanahmet, Gülhane Parkı ve oradan da ver elini Pierre Loti.

İki yıldır İstanbul'dayım ama Yerebatan Sarnıcı'na daha önce hiç gitmemiştim. İçeri girince kendi kendime ''neden daha önce gelmedim ki'' dedim durdum.




Hep böyle olmaz mı zaten? Yaşadığın yerde görmediğin bir dolu şey vardır ama nedense bir türlü fırsatın yoktur. Fırsatın varken de muhtemelen sık sık yaptığın favori şeyleri tekrarlarsın. Daha iyi bir fırsat yakaladığında da daha uzak rotalar çizersin ve sonuç olarak gözünün içine bakan, ve şehrinde keşfedilmeyi bekleyen yerlere bir türlü yolun düşmez.


Sultanahmet’e ilk gelişim değil neyse ki. Daha önce İstanbul’da gerçekten turist olduğum zamanlarda da uğramıştım. İlk defa İstanbul’a geldiğimde Sultanahmet Camii’nin içine hayretle bakakalmıştım. Sonrasında yine aynı döngü. Etrafından geçip hiç uğrayamadım. Bir kaç kere daha bahçesinde gezindiğim oldu ama içine tekrar girmedim. Kardeşimin görmesini çok istediğim için Yerebatan’dan çıktıktan sonra hemen yönümüzü dibimizdeki Sultanahmet’e çevirdik.





Havayı güzel bulduğumuzda onunla kendimizi parklara vurma huyumuz vardır. Aslında bu benim huyumdur ve sanırım kardeşime de zorla geçirdim. İçecek birşeyler almak, bir kaç kitap sayfası çevirmek, çimlerde, mis gibi bir havanın altında, parkta… Hayal edince bile bana keyif veren birşey bu.
Maçka’yı ben de çok severim, o da mesela. Yine Maçka’ya gidelim dediğinde bu kez bi değişiklik yapıp Gülhane Parkı’nı keşfedelim dedim. Bu sefer kitaplarımızı evde bırakmıştık. 

Eminönü’ne yürüdük. Tarihi çarşıda bizi içeri çekmek için dil döken lokantalardan birinde oturup bir güzel karnımızı doyurduk. İskelenin oradan otobüse binecektik. Mısır çarşısına doğru yürürken karşımıza İş Bankası Müzesi çıktı. Gideceğimiz yerleri araştırırken internette hakkında biraz okuyup, ‘’peeh, gidecek hiç bir yer kalmadığında gideriz belki’’ demiştik. Ama şimdi karşımıza çıkınca ve kapanmasına 10 dakika kaldığını görünce hızlıca içeride ne var ne yok bir bakalım dedik. Güvenlik görevlisi, ‘’çok az zamanınız var o yüzden doğruca yazarkasa bölümüne gidin orası çok güzeldir’’ dedi. Haklıymış. Nitekim şöyle şeyler gördük ve fotoğrafladık on dakika içinde. Çıkarken tekrar gelmek lazım dedik. Aklınızda olsun, bir uğrayın derim.


Sırada Pierre Loti tepesine çıkıp şu yaşadığım İstanbul’a tadını çıkara çıkara yukarıdan bakmak vardı. Öyle kaçak göçek İstanbul üzerinde uçmaya benzemiyor böylesi. Eminönü’nden Pierre Loti’ye gelene kadar maruz kaldığımız müthişli trafik bize turistçilik oyunumuzun iyi bir fikir olup olmadığını sorgulatmadı desem yalan olur. Nihayet otobüsten indiğimizde ve teleferik ile Pierre Loti’ye çıktığımızda ve şu manzaraya durup baktığımızda kardeşim ‘’Buna değdi be!’’ dedi. Bana da bunu duymak yetti.



Normalde Türk kahvesi hiç sevmem. Çok ısrar edilmedikçe, birinin hatrı söz konusu değilse içmem. Ama Pierre Loti’de başka birşey içilmemeli gibiydi. Mis gibi kahve kokusu vardı etrafta ve ben de kendimi bu atmosfere kaptırmak istedim. Böylece bol köpüklüsünden bir Türk kahvesi uzun zaman sonra ilk kez İstanbul’a karşı içiliyordu.
İkinci günün sabahında ayaklarımız pertti. Kesinlikle ikimiz de pert olmuştuk. Bakmayın ikinci günün sabahı dediğime, biz uyanana kadar az daha öğle oluyordu. Bir gün öncenin uzun uzadıya yapılan turistik yürüyüşleri canımıza okumuştu.  Uyuşuk bir şekilde yapılan ev kahvaltısı sonrası bu kez daha sakin bir tur rotası çizdik.

Daha önce de bahsetmiştim. İstanbul denilince aklıma gelen ilk figür, Galata Kulesi. Galata Kulesi’ni seviyorum. Onu görmeyi seviyorum. Beyoğlu sokaklarını seviyorum. Ama en çok da karşıma Galata Kulesi’ni çıkaran bu sokağı seviyorum.




Bu kez kuleye çıkmak için neredeyse hiç sıra yoktu. O yüzden en sevdiğimiz şey olan İstanbul’a yukarıdan bakma işini bugün bir de Galata’dan yapalım dedik.
Avare dolaştık sonrasında. Akşamı ettik ve günü keyifle ve az yorgunlukla bitirmenin haklı gururunu yaşadık.
Gün sonunda şunu diyordum; ‘’Neredeyse İstanbul’u sevdiğimi fark edeceğim’’.

Ertesi gün kardeşimi uğurlayacaktım. Normalde evim Atatürk Havalimanı’nın dibinde hatta neredeyse apronda. Düşünün yani o kadar yakınım. Ama gideceği gün Atatürk Havalimanı’ndan uçuş olmadığı için mecburen bileti Sabiha Gökçen’den aldık. Ve böylece akşamki uçuşa kadar tüm günümüzü sokakta, yollarda geçirdik. Gidiş için tam 3 saat yoldaydık. Ve bu gidişin bir de benim için dönüşü vardı elbette. Eve vardığımda, darmadağın olmuştum. İki gün süren şımarık turist turumuzda az daha Galata Kulesi’nin tepesinden ‘’Sevilesisin be İstanbul’’ diye bağıracak olan ben, eve geldiğimde bayılmak üzereydim. Elim ayağım yorgunluktan titriyordu. Trafikten, aktarmalardan ve insan kalabalığından içim dışıma çıkmıştı. İki günün ardından ‘’çat’’ diye acı gerçeğin suratıma tokat attığını hissettim. 

‘’Sen turist değilsin. Burası İstanbul. Ve öyle yukarıdan bakmakla olmaz. Hadi şimdi geçmiş olsun.’’

Sevgiler,
İlham Kedisi







Share:
Blogger tarafından desteklenmektedir.

Hakkımda

Fotoğrafım

Siz şimdilik beni blog yazan bir İlham Kedisi olarak tanıyın.

İlham'ın İzleyenleri

Bu Blogda Ara

Yazılardan haberim olsun dersen buraya mail adresini bırakabilirsin.

Severek okuduklarımdan

Instagram

E-Mail

ilhamkedisi@gmail.com